Haya

5/11/2007


Bismillah...
Haya  Çekingenlik ve utanmanın yanı sıra, Allah korkusu,  Allah ın  istemediği şeylerden çekinmek manasına gelir.
Haya; Özü fıtratta olan insana imanla birlikte verilen, iman arttıkça kendiside ve etkiside artan
 iman azaldıkça kendisi ve etkiside azalan bir örtüdür. Haya: insanı insan eden  insanı olgun eden bir duygudur. Haya insanın manevî süsü  Allah'ın insanda görmek istediği en güzel haldir.
Hayâ; nefsin çirkin şeylerden sıkılması ve bunun için kötü şeyleri terk etmesi, hoş ve güzel olmayan bir şeyin ortaya çıkmasından, kalpte meydana gelen bir rahatsızlık olarak ifade edilebilir. Hayâ, herkese nasip olmayacak kadar değerlidir.
Haya aynı zamanda Allah'ın insanda görmek istemediği her türlü kötü huydan da uzak durmak  arınmaktır.
Haya” kelimesi hayat’tan alınmıştır. Hayasız hayat olmaz. Bu Yüce Allah’ın üstün ve şerefli kılmayı murad ettiği ruhlarda yerleştirdiği bir huydur. Bu huy kişiyi erdemli davranışlarda bulunmaya iter ve bayağı ve adi hareketleri defeder. Haya insanın özelliklerindendir. Fıtratın bir hasleti ve İslam’ın bir ahlakıdır.


Hayanın muhafaza edilmesi
Hz. Peygamberin (sav) hayaya çok ehemmiyet vermiş ve "Haya imandandır" demiştir
Birşey imandan ise, onu korumak esasında imanı korumaktır.

Demek ki hayanın korunması sonuç itibariyle imanın ve onun uzantısı olan amellerin  ama aslında ahiretin korunması anlamına gelir. Ümmet içersinde ilk öne kalkacak duygulardan bitaneside hiç şüphesiz haya duygusudur.
Hayanın sebebi imandır. İman zayıflarsa hayada zayıflar. İman güçlenirse hayada güçlenir.
“Rasulullah, perdenin arkasındaki bir genç kızdan daha fazla haya sahibiydi”
Utanma duygusu insanı tutan en erdemli duygudur. Bu duygu erimeye başlamış ise, yok olmaya başlamış ise müminlerde önce yanlışta
normalleşme, sonra yaptığının doğruluğuna inanma, sonra onu savunma ve daha sonrada onun bir inanç ve iman haline getirme duygusu yer alır.

Namaz ve Haya
Ey Muhammed! Sana vahiy yolu ile indirilen Kitab'ı oku ve namazı kıl. Hiç kuşkusuz namaz, insanı iğrenç işlerden, kötülüklerden alı-kor, Allah'ı anmak en büyük ibadettir. Allah ne yaptığınızı bilir. ANKEBUT SURESİ - 45

 Çünkü namaz  gerçekten kılındığı zaman  insanı iğrenç işlerden, kötülüklerden alı koyar.  namaz Allah'a bağlanma durumudur. Bu yüzden insan namazla birlikte büyük günah işlemekten, kötülüklere bulaşmaktan utanır, bu şekilde Allah'ın karşısına çıkmaktan sıkılır. Namaz arınmadır, kötülüklerden soyutlanmadır. Kötülüklerin kiri, iğrenç davranışların ağırlığı namazla uyuşmazlar:

Çevre ve Haya
Hz. Peygamber  buyuruyor "Kişi arkadaşının dini üzeredir." insan eğer yanlış
kişiyle birlikteyse yanlış yerdeyse  yanlışlar onda toplanmaya başlar. Eğer doğru kişiğle doğru arkadaşla birlikteyse ve doğru  yerdeyse doğrular onda toplanmaya başlar. Olgun bir hayaya imana ve sonuçta olgun bir şahsiyete ulaşmak için kişi doğrularla birlikte olmalıdır.

"Mümin müminin aynasıdır" Kişi müminlerle birlikte oldukça kendisine ve davranışlarına çeki düzen verir ve ruhunda "hayanın mayalanmasına" yol açar.
Onlar büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar; kızdıkları zaman da affederler. ŞURA-37-

Haya duygusu kişiyi yanlış işlerden alıkoyar. Efendimiz (sav), "Utanmıyorsan dilediğini yap!" buyururken, insanın fıtratında bulunan haya hissinin nasıl kuvvetli bir otokontrol sistemi olduğuna dikkat çeker.
 Hayanın sembolleştiği Peygamberlerden biri olan Yusuf Aleyhisselam, ona yaklaşmayı arzu ettiğinde odadaki putun üzerini örten Züleyha’ya neden böyle yaptığını sormuştu. “Puttan utandığım için” demişti Züleyha. Yusuf Peygamber’in sözleri manidardı: “Sen sahte olan ilahından haya ediyorsun, ya ben Rabbim’den nasıl utanmam!”
yine bir Ayeti kerimede şöğle buyuruyor Rabbimiz

 Ey mü'minler, sakın şeytanın izinden gitmeyiniz. Kim şeytanın izinden giderse bilsin ki, o edepsizliği, ahlâksızlığı ve çirkin davranışları emreder. Eğer Allah'ın size yönelik lütfu ve merhameti olmasaydı hiçbiriniz asla kötülüklerden arınamazdı. Ama Allah dilediği kimseleri kötülüklerden arındırır. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir. NUR SURESİ-21-

İffet ve hayâ, utanma duygusuyla beraber çalışır. Topluma baktığımızda, utanma, arlanma duygusu, temizliğin işareti olan iffeti bulmak, bir hayli zorlaşmıştır. Ar damarı çatlamış olmak, tehlikelidir. Çünkü Allah’tan korkmayan, kuldan utanmayan, her türlü kötülüğü rahatlıkla yapabilmektedir. Hayâdan mahrum kişi arlanmaz, utanmaz.

Eğitim ve Haya
 Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Her dinin (kendine mahsus) bir ahlâkı vardır, islam'ın ahlâkı da hayâdır."

Hz. Peygamber sahih bir hadiste "Ya öğrenen olun, ya öğreten. Üçüncüsü olmayın yoksa helak olursunuz" diyor.
Bir kişi özellikle gençlik yaşlarından itibaren eğitim sohbetlerine dahil oluyor ve bu konuda ısrarlı oluyorsa, Allah'ın izniyle o kişi Rahman katında iyiler ve salihler listesine yazılır. O kişide edepli bir ruh (incelik) oluşmuştur. Haya bir örtü salih amelse onun göstergesi ve meyvesidir artık.

Mehmet Akif inde dediyi gibi
Haya sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki heryerde
Ne çirkin yüzleri örtermiş, meğer o incecik perde

Resulullah sav buyurdular ki: "Edebsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi çirkinleştirir. Haya ise girdiği şeyi güzelleştirir."
Yürüyüşünde tabii ol (ölçülü hareket et) sesini de kıs. Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir.  LOKMAN  SURESİ-19

 İyilik işleyenler büyük günahlardan ve çirkin davranışlardan uzak dururlar. Sadece küçük kusurları olabilir. Senin Rabb'inin bağışlayıcılığı geniş kapsamlıdır. NECM  SURESİ-32

Haya etmenin en güzel olduğu birçok yer vardır. Müslüman, konuşunca ağzını kötülüklerden, dilini çirkinliklerden, insanları ayıplamaktan vazgeçmelidir. Kötü sözlerin doğuracağı neticeleri umursamadan ağzına gelen herşeyi söylemek su-î edeptendir.

Hayanın belirtisi şudur
 İnsanı, yapılması uygun olmayan şeyler de zorlanır bir durumda veya kendisine layık olmayan şeyleri işlerken yüzünün kızardığının farkına varırsan bil ki o  vicdanlı, temizdir, hayalıdır güzel ahlaklıdır

Hayasızlığın belirtiside şudur diyebiliriz
     birinin utanmaz, şuursuz alıp verdiğini umursamayan bir vaziyette görürsen ve işlediyi bir hayasızlıktan dolayı yüzü kızarmıyorsa bil'ki o da kendisini günah ve kötülükten alıkoyacak hayadan mahrum ve hayasız biridir.

HAYALI İNSANLARIN ÖZELLİKLERİ ise şöyledir
- Allah tan utanırlar Allahtan utandıkları içinde insanlardanda utanırlar
. İmanları yüksek ve kavi olur.
. Amelleri zarif ve huşulu olur.
. Allah'ı önemsiyerek yaşarlar.
.  Çirkin söz çıkmaz ağızlarından Sözleri tatlı ve derin olur.
. Davranışları yumuşak ve hikmetli olur.
. Üstüne başına ve hareketlerine çok dikkat ederler.
. Sürekli düzenli Kur'an okurlar.
. Allah'ı ve dinini herşeyden çok severler.
. Hz. Peygamberi ve Ehli beytini canından çok severler.
. Utanma duyguları çok yüksektir.
. Az ve öz konuşurlar.
. Nefislerini asla şımartmazlar.
. Okumaya ve düşünmeye düşkündürler.
. Sahabi olmaya gayret ederler.
. Ahirete bakarak yaşarlar.
. İnsanlara bakarak yaşamazlar.
. İnfaka çok düşkündürler.
. Yardımlaşmayı çok severler.
. Ehliyle iyi geçinirler.
. İnsanları kırmazlar.
. Hayvanlara eziyet etmezler.
. Sahip olduğu hiçbirşeye gerçekte kendi malı gibi bakmazlar.
. İyiliği ve güzelliği severler.
. Çirkinlikten ve utanmazlıktan uzak dururlar.

“Ey Adem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takva elbisesi… İşte o daha hayırlıdır.”
Takva elbisesinden kasıt haya  utanma duygusudur. Mevlana derki“İnsan ile hayvan arasında bir tek fark vardır: O da utanma duygusudur” der.
Fıtratımıza konulmuştur haya duygusu, Semi’ ve Basir olan Allah’a ve meleklerine imandaki terakki sayesinde gelişmekte; hayâ duygusunun gelişmesiyle de, insan takvâ zırhıyla donanıp pek çok günahtan ve pek çok çirkin halden sakınıp korunarak, Rabbinin hoşnut olup meleklerin takdir edeceği salih ameller işlemeye yönelmektedir.

haya sahibi olmak ve hele hayada zirveye ulaşmak ne basit bir iştir, ne de kolay ve sıradan bir iş... Haya, imandandır ve imandaki terakki sayesinde bu duyguda bir genişleme ve derinleşme yaşanmaktadır.

Hz. Osman denildiğinde akla gelen vasıflardan ilkini, ‘haya’ teşkil ediyor.
Hz. Osman’da temayüz eden bir vasıf olarak hayanın onun nice büyük ve parlak yıldızı dahi geride bırakacak şekilde faziletçe o derece yükselmesine nasıl vesile olduğunu ise, en başta, yine peygamberin ’in hayaya dair hadisleri sayesinde anlıyor insan
Haya imandandır” buyuruyor sevgili Peygamberimiz. Onun, yine buyurduğu bir başka hadisi ise, “Haya imandan bir şubedir” diye bildiriyor. Yine Hz. Peygamber’in öğrettiği üzere, “Hayânın hepsi hayırdır” ve “Hayâ ancak hayır kazandırır.”

İşte, hayanın niye ‘imandan’ ve de ‘imanın bir şubesi’ olduğunu anlayabildiği ölçüde, hayası karşısında ‘meleklerin dahi kendisinden utandığı’ Hz. Osman’ın neden bu derece yükselebildiğini de anlıyor insan.

Ne mutlu hayatını hayayla hayatlandıranlara! Ne mutlu, bir kutupyıldızı misali, hayatında ve hayasında Hz. Osman’ı kılavuz tutanlara...


Derleyen Süveyda İLGAR



İDEAL İNSAN

22/10/2007


Ali ŞERİATİ

İdeal insan, Allah'ın üflediği ruhun; iblisle, balçık ve toprak tarafına galip geldiği teomorfik insandır. Şüphe ve tereddüt'ten "iki sonsuz" arasındaki çelişkiden kurtulmuştur. "Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak" Biricik ölçümsüz ve eğitim felsefemiz budur. Bu, bütün sabit ve geleneksel ölçüleri bir kenara itip, Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak; mutlak hedefe ve mutlak mutlak kemale doğru ilerlemek demektir.Tek-tip insanın basmakalıp biçimleri içinde sıkışıp kalmak yerine, sonsuz bir evrimdir. Olması gereken,ama bir türlü ortaya çıkamayan bu insan, iki boyutludur; her iki kanadıylada uçabilen bir kuştur. O, iyi insanla güçlü insanı ayrı ayrı yetiştiren kültürlerin ve medeniyetlerein insanlarından farklıdır. Bu medeniyetlerin insanları, ya temiz ve sofu, ama şuursuz ve uyuşuk; yahut da güçlü ve parlak birer deha, ama katı yürekli ve günahkardırlar. Bir yanda kendilerini batıni hayata, güzelliğe, ruhun sırlarına adamış ama; hayatları yoksulluk, gerilik, zillet ve güçsüzlükle dolu insanlar vardır; tıpkı maneviyata büyük önem veren, derin ve yüce duygularla dolup-taşan yüzbinlerce hint fakirin, bir avuç ingiliz sömürgecisinin tutsağı olması gibi. Öte yanda, öyle insanlarda vardır ki, sınai güçle yeryüzünü, dağları, denizleri, gökleri talan edip bolluk eğlence ve zenginlik içinde yüzen bir hayat kurarlarda, duygularını ve değer yargılarını yitirirler; dünyanın anlamını, hayatın derinliğini, güzelliğin yaratılmasını kavrayamazlar; tarih ve tabiat dışında inanılacak bir yücelik olduğunu bilmezler.


İdeal insan tabiattan kalakarak Allah'ı anlamaya çalışır; insanlığı arar, Tanrı'ya ulaşır. Tabiata gözlerini kapamaz, insanlığa sırt çevirmez. Elinde Sezar'ın kılıcını tutar ama, göğsünde Hz İsa'nın yüreğini taşır. Sokrates'in beyniyle düşünür ve Allah'ı hallac'ın kalbiyle sever. Alexis Carel'in özlediği gibi, bilimin ve Tanrı'nın güzelliğini görür; hem Paskal'ın, hem Descartes'in sözlerine kulak verir.
Budha gibi, eğlence ve bencilliğin fildişi kulesinden inmiştir; Lao Tse gibi yaratılışındaki gizli hikmetleri; Konfüçyüs gibi toplumun akıbetini düşünür.
Spartakus gibi kölecilere başkaldırır.
Hz. İsa gibi aşk ve barış, Hz. Musa gibi de cihad ve kurtuluş mesajı taşır.
Felsefi düşünceleri dolayısıyla insanların akıbetine ilgisiz kalmaz; Siyasetle uğraşması da onu demegojiye ve şöhretperesliğe götürmez.

Ne bilim onu inaçtan, ne de inanç onu düşünmekten ve mantığını kullanmaktan alıkoyar. O, cihad ve içtihad, şiir ve kılıç, yanlızlık ve inanç, duygu va akıl, kudret ve aşk, inanç ve bilgi adamıdır. O, gerçek insanlığın bütün boyutlarını kendinde birleştirir. Yaşadığı hayat, onu tek boyutlu, kırık ve mağlup bir yaratık haline getirmemiştir. Allah'a kulluk ederek, nesnelere ve insanlara kulluk etmekten kurtulmuştur. Allah'ın mutlak iradesine teslim olarak, her türlü zorlamaya karşı çıkacağını peşinen kabul etmiştir. Kendi fani benliğini, insan ırkının ebedi özdeşliğinde eritmiş, benliğinde geçerek ebediyete kavuşmuştur. Allah'ın ağır emanetini üslenmiş ve işte bu yüzden, kendi özgür iradesiyle sorumlu ve bağımlı bir varlık haline gelmiştir. Mükemmelliğin, kendisine, diğer insanların aleyhine işleyen bir imtiyaz gibi bağışlanmadığını, tam tersine kendi mükemmelliğinin ve Allah'a yakınlığının, bütün insanlığın mükemmelliği için mücadele etmesine, hürriyet ve insanlığın selameti için zorluğa, açlığa, yoksulluga ve işkenceye dayanabilmesine, fikri ve toplumsal mücadelenin ateşine bağlı olduğunu bilir.
O, çevresi tarafından biçimlendirilmez, tam tersine, çevresini biçimlendirir.

Bilim ve teknoloji aracılığıyla insanlar üzerinde sürekli uygulanan büyün baskılardan kendini inanç ve şuurla kurtarır. Tabiat ve verasetin, tarihin, toplumun ve çevrenin zorlamalarından -bu üç zincirden-, bilim ve teknolojinin öncülüğünden kendini kurtarmıştır. Dördüncü zincir olan kendi nefsinden de aşkla kurtulacaktır. Kendibenliğine isyan eder, onu yola getirir, terbiye eder. İçinde yaşadığı toplumun ve ırkın, veraset yoluyla kendine geçen ölçü ve kurallarından (ki bunların hepsi izafidir ve çevre şartlarının ürünüdür) kişiliğini kurtarıp ebedi ve ilahi kuralları keşfederek, Allah'ın ahlakıyla ahlaklanır. Artık, düşünmeden ve sadece kendisine göre diye belletildiği için davranmaktan vazgeçer. Ahlakı, toplumsal şuurun kendisine zorla kabul ettirdiği yasaklar toplamı olmaktan çıkar. İyilik, kişiliğiyle özdeşleşir; yüce değerler, öz-benliğinin temelleri haline gelir. Yaşaması, düşünmesi, sevmesi, bunlarla bütünleşir.

Onun elinde sanat, birikmiş enerjinin boşalmasına yarayan bir oyuncak ve bir eğlence olmaktan çıkar. Cinsiyetin, siyasetin veya sermayenin kölesi değildir. Sanat, Allah'ın insanlara verdiği özel bir emanettir. Mutlak özgürlük, mutlak şuur ve mutlak yaratıcı güç Allah'ındır. Allah'ın kendi suretine uygun olarak yarattığı, emanetini teslim ettiği ideal insan, güzellik, fazilet ve hikmetle dolup taşan sonsuz iradedir. Bütün tabiatta, izafi bir özgürlüğe, izafi bir şuura ve izafi bir yaratıcılığa sahip olan sadece insandır.
İdeal insanın üç özelliği vardır: Doğruluk, iyilik ve güzellik; bir başka deyişle bilgi, ahlak ve sanat. O, Allah'ın halifesidir. Aşk ve bilgiyle donatılarak yeryüzüne sürülmüştür. Herşey onun emrindedir. Melekler bile onun önünde secde etmişlerdir. Allah'ın halifesi, kullukla, emanet ve yükünü taşıyarak tarihin sonuna ve tabiatın nihai sınırına gelip dayanmıştır.
Diriliş başlamak üzeredir.

VE KAPI ÇALMAZ

16/3/2007


Kapı çalar...

Sabahın erken saatlerinde... Açarsınız. Sütçünüzdür gelen. Sütçünün litreliğinden kabınıza dökülen beyazlıkta sabahın güzelliğine kavuşursunuz. Gözünüzde pırıl pırıl bir sabah kahvaltısı canlanır. İçinizden “Bugün kahvaltıyı bahçede yapalım” diye geçirirsiniz...

•••

Kapı çalar...

Gelen postacıdır. Kucağında büyükçe bir paket. Uzattığı kâğıda bir imza atarsınız. Daha önceden ısmarladığınız kitaplara kavuşmanın sevincini yaşarsınız. Zaten tatilde olduğunuzdan bu kitaplara çok ihtiyacınız vardır. “Artık canım sıkılmayacak” deyip keyiflenirsiniz. En çok merak ettiğinizi alıp şezlonga uzanırsınız...


Kapı çalar...

Dürbünden bakarsınız. Kimseyi göremezsiniz. Dönüp yeniden koltuğa gömülürsünüz. Bir daha çalar. Bakarsınız, yine kimse yok. Tam o sırada bir daha çalınca kapıyı açarsınız. Komşunuzun oğlu. Elindeki sopayla zile uzanmakta. Meğer tuzları bitmiş. İçeriden tuz getirirken kendi kendinize söylenirsiniz “Elbette göremem. Keratanın boyu bir metre...” Bu küçük hâdise neşelendiriverir ortalığı. Hatta koşup hanımınıza anlatırsınız.

•••

Kapı çalar...

Düşüp bayılacak kadar şaşırırsınız. Askerdeki oğlunuz haber vermeden izne çıkmıştır. “Oğlum benim...” diye hasretle kucaklarken gözyaşlarınızı zaptedemezsiniz. Mutululuğunuz oğlunuzun izni kadar uzar...

•••

Kapının her çalışında sanki mutluluğa koşmaktasınız. Huzur tüter gözlerinizden. Her sessizlikte kulaklarınız zil sesi arar...

"Ve kapı çalmaz..."

En büyük misafir gelir.

Âdetâ kapıyı kırmıştır. Alıp gider sizi, şaşırırsınız. “Niye haber vermedi?” diye içinizden geçirirken “Doğduğundan beri zile basmaktayım” der. Bir şeyler söylemek istersiniz o an. Ama o andan sonra diliniz dönmez.

Ölüm sessiz sedasız gelivermiştir...

 

Murat Başaran

Allahım!  inancımı sorunlarımın elinden kurtar ve koru!
      
Rabbim!  Bana sorumluluktan kaçan inanç ucuzluğuna karşı dayanma gücü ver!

İlahî! Akli ve bilimsel olgunluğum anında bile beni taassuba düşürme! Duyarlılık ve aydınlık faziletinden mahrum kılma!

Ya Rabbi!  Beni sürekli bilgili ve uyanık kıl ki, bir kimseyi ya da bir düşünceyi olumlu, olumsuz- iyice tanımadan önce bir yargıya varmayayım.

Allahım!  Egoizm, çekememezlik ve kıskançlıkla karışmış cehalet ve başıboşluğumu, düşmana savaş, dosta saldırı aracı yapma!

Rabbim!  Benliğimin; şöhreti olmam istenen benliğin kurbanı durumunu bana verme!

Allahım!  Benim ruhumda, insanlıkta ihtilafı, düşüncede ihtilaf ve ilişkilerdeki ihtilaf ile karıştır ki, bu üç temel şeyi birbirinden ayrı tanıma gücünü bulamayayım.

 

İlahî!  Beni garaz, kin, kıskançlık nedeniyle zulmün oyuncağı yapma!

Ya Rabbi!  Egoistliği benden uzaklaştır ve egoizmi kaldır ki, başkalarının egoistliğini görüp eziyet çekmeyeyim!

Allahım!  Bana imanda «mutlak itaati» bağışla ki, dünyada «mutlak isyan» içinde olayım!

Rabbim!  Bana «kavgacı ve inatçı» bir takvayı öğret ki, sorumluluğun çokluğu arasında kaybolmayayım. Beni perhizkar, münzevî takvadan koru ki, tenhalık ve uzlet köşelerinde gizlenmeyeyim!

İlahî!  Beni ideallerinin mutluluğuna çekme! Büyük ızdırapları, sonsuz gamları, ilginç tuhaflıkları benim ruhuma da tattır! Lezzetlerini hakir kullarına verirken benim canıma da aziz dertlerini bağışla!

Rabbim! Düşünce ve duygularımı düşük bir ortamda tutma ki, alçak açıkgözlüğe, bela getirici adiliklere ve insanlara azıcık benzeyen pisliklere yönelmeyeyim. «Aldanmış» büyükleri daha çok seven, «aldatılmış» küçüklere daha çok ilgi duyanlardan kıl!

 

Allahım! Beni insanlığın dört büyük zindanı olan «tabiat», «tarih», «toplum» ve «benlik»ten kurtar! Sen, ey yaratıcı! Beni yaratmışsın. -Benliğini, benliğimin yaratıcısı bilirim. Başka da değil- Öyleyse benliği çevreye, çevreyi de benliğe uyarlayabileyim, uygulayabileyim!

İlahî! Toplumumu «kitap, adalet ve demir -silah ve teknik-»den oluşan üç sağlam ve sağlıklı temel üzerinde kurmam; gönlümü, «hakikat, güzellik ve hayr»dan ibaret üç kaynaktan doyurabilmem için bana yardım et!

Ya Rabbî! «Rousseau»ya ilham ettiğin şu sözü asla aklımdan çıkarma: «Ben senin -halk- ve inancının düşmanı olsam da, senin ve' inancının özgürlüğü uğruna canımı fedaya hazırım.»

 

Rabbim! Dostoyevski'nin dilinden döktürdüğün şu delili, aydın ve düşünürlerin gönlüne de ulaştır: «Eğer Allah yoksa her şey muhaldir. Dünya anlamsız, yaşam hedeften yoksun ve insan bomboş demektir. Anlamdan yoksun insan, sorumluluktan da yoksundur.»

Allah'ım! Sevdiğin herkese öğret ki; aşk, yaşamaktan iyidir. Daha çok sevdiklerine de; sevmenin aşktan üstün olduğunu bildir!

İlahî! Beni bırakma!

Çünkü; İslam'a olan imanım, Peygamber'e ve al'ine olan sevgim, beni, din kisvesi altında tutucu bir saldırgan ve gerici eylemlerle uyumlu bir kişi yapabilir.

Çünkü özgürlüğüm, halkın köleliğine neden olabilir.

Çünkü «dinim», bir «dinî görüntü» ardında gizlenebilir, gömülebilir.

Çünkü halk beni, taklid olunan biri, ya da taklitçi yapabilir.

Çünkü «hak bildiğim» şeyleri «kötü biliyorlar» diye gizleyebilirim.

 

Allahım! Senin Peygamberinin İslam'ı ile Ali'nin tavrı, «hayır» sözcüğüyle başlamıştır, bunu biliyorum.

Ey Muhammed'i gönderen! Beni, «her şeye evet»çi bir tavır takınanlardan eyleme!

Ey Yaratıcı Rabbim!

Sen insanoğluna keremi bağışlamışsın. Sen kendi özel emanetini insanoğlunun omuzlarına yüklemişsin. Sen bütün peygamberlerini, kitabı öğretmek ve adaleti gerçekleştirmek için göndermişsin. Sen kendine, peygamberlerine ve iman eden insanlara izzeti bağışlamışsın. Sana ve peygamberlerinin getirdiği mesaja inanıyoruz. Senden özgürlük, bilgi, uygarlık, adalet ve şeref istiyoruz. Bize bunları bağışla! Çünkü çok muhtacız ve her zamandan daha dertliyiz ve alçaklık, esaret ve cehaletin kurbanı olmuşuz.

 

Ey zayıf bırakılmışların Rabbi!

 

Sen yeryüzünün zavallılarını, mahkum ve zayıf yığınlarını ve hayattan yoksun bırakılanları – ki onlar, köle arayan azgınların; çağın karanlık zulmünün; kin ve nefret cehenneminin tarihteki kurbanlarının devamıdırlar ve her zamankinden daha çok zulme ve baskıya maruz kalmışlardır –insanların önderliğine eriştireceğini ve onları dünyaya varis kılacağını irade etmişsin. İşte şimdi zamanı gelmiştir. Yeryüzünün lanetlileri senin vaadini gözlemekte ve beklemektedir.

 

Ey gaybın bilicisi Allah’ım!

 

Şu çağımızda sana gerçekten tapanlar, yalnızca yeryüzünün mustaz’aflarıdır.

Ey Yüce Rabbim!

Sen tüm meleklerini Adem’e secde ettirensin. Şimdi insanoğlunun, idarecilerin ayağına kapanarak secde toprağına yüz sürdüğünü görmüyor musun? Onları bu çağın putlarına –ki hepsini kendimiz yapmışız – tapıcılıktan, onlara kulluktan kendi özgür kulluk ortamına çek ve kendilerine özgürlük bağışla!

Ey güçlü Rabbim!

Senin ayetlerine küfredenler, senin peygamberlerini yalanlayıp haksız yere öldürenler ve adalet, eşitlik istemek için ayaklanan kullarını öldürenler hâlâ yeryüzünde egemendirler. Müjdelediğin azabı onlara ulaştır!!

Ey Kadir olan Allah’ım!

Ailemize sorumluluk, halkımıza bilim, inananlarımıza aydınlık, aydınlarımıza iman, tutucularımıza anlayış, kavramışlarımıza tutuculuk, kadınlarımıza bilinç, erkeklerimize şeref, ihtiyarlarımıza bilgi, gençlerimize soyluluk, öğretmen ve üstadlarımıza, öğrencilerimize inanç, uyuyanlarımıza uyanıklık, uyanıklarımıza irade, tebliğlerimize gerçek, dindarlarımıza din, yazarlarımıza güvenirlik, sanatkarlarımıza dert, şairlerimize şuur, araştırıcılarımıza hedef, ümidsizlerimize ümit, zayıflarımıza güç, muhafazakarlarımıza hareket, ölümcül uykularda olanlarımıza hayat ve dirilik, körlerimize görme, suskunlarımıza feryat, müslümanlarımıza Kuran,Sünnet ve Ehl-i Beyt bilinci, tüm mezheplerimize birlik, kıskançlarımıza şifa, egoistlerimize sabır, halkımıza kendini bilme, tüm uluslardan kurulu milletimize samimiyet, basiret, feraset, cesaret, fedakarlık yeteneği, kurtuluşa layık oluş ve izzet bağışla!!

 

Ey Kabe’nin Rabbi!

 

Şu ömürleri boyunca, her sabah ve her akşam bütün dünyada senin evine yönelen, senin evine dönerek yaşayıp ölen, İbrahim’in evinin etrafını tavaf eden insanlar; cehalet ve şirkin kurbanı olmuş; Nemrud’un eziyet ve zulmünün bağlılıları durumuna düşmüştür, ve onu övmekte devam ediyorlar.

Ey güç, özgürlük, ve uyanıklığın peygamberi!

Senin evinde yangın çıkmış, kapını tutmuş; senin toprağını batıdan doğma bir sel basmış, senin ailen ise çoktandır illetin siyah örtüleri altında uyuya kalmış. Onların başında dur ve bağır:

– Kalk ve Uyar! Onları uyandır.

Ey Ali!

Allah’ın ve halkın insanı... Aşk ve kılıcın adamı!
Biz seni, iyice tanımayı unutmuşuz.. Seni iyi tanımayı aklımızdan çıkarmışlar. Ama senin sevgini, çağın zulmüne karşıt, vicdanlarımızın derinliklerinde, gönül perdelerimizin ardında yakıp durmak zorundayız. Sen, seni sevenlerin eğri yolda olmalarına nasıl razı olabilirsin? Sen, haksızlığın bir yahudi kadına yönelmesini bile kabul etmedin. Gel de şimdi müslümanların, boyunduruğunda yaşadığı kapkara zulmü gör! Gör, bak! Müslümanların başından geçenleri gör!

Ey güçlü kolların sahibi!

Bir darbe daha!...

 

Ve siz ikiniz; ey bacı, ey kardeş! Ey siz! “insan olma”ya anlam verdiniz. Özgürlüğe can; iman ve ümide iman ve ümid; ulu ve yüce ölümünüze “yaşam ve dirlik” kazandırdınız; bağışladınız.

Evet, iki beden ve ten, evet!

O dertli günden – ki hayal onu tasarlamaktan korkar, gönül onun derdiyle paramparça – bu yana, İslam ümmetinin gözyaşı kurumamıştır. Halkımız, asırlardır sizin gamınızı çekmekte, sizin için ağlamakta!.. Oysa aşk, salt gözyaşıyla söyleşme değil midir? Bir tarih boyunca İslam ulusu, sizin keder ve gamınızla inlemektedir. Bu aşktan dolayı, İslam ulusundan bazıları kırbaçlanmış, katliamlar görmüş, işkencelere uğramış; fakat hatırınızı aklından; yanan ateş gibi aşkınızı gönlünden çıkarmış değil! Her caninin kırbacı, sizin mührünüzün sırta kazılışıdır.

 

Ey Zeyneb!

Ey damaklarda, amaçlar için, Ali’nin dili!
Kendi halkına söyle!

Ey kadın!

Ey mertlere, cesurlara bu sıfatları öğreten!

Senin aşk ve derdini can ve gönüllerinde duyanlar sana muhtaçtırlar. Hem de her zamankinden çok... Bu eski ve yeni sömürünün, bozulmuş gelenek ve kurumların, modernist ilericilerin oyuncağı olanları; Bir şehrin başındaki güçlü feryadın gibi bir feryatla, Kasvet ve vahşet şehrini, -ki şehri onunla ezmiştin- bir sarayın temellerini, -saltanat ve cinayetin sarayını sallamış, titretmişsin!- karıştır, sinirlendir, canlandır! Tâ ki kendi kendilerine canlanıp sinirlenerek, etraflarını saran örümcek ağı perdelerini yırtıp parçalayabilsinler. Tâ ki bu kötü ve yıkıcı tufanın çağdaş biçimine karşın, durmayı öğrensinler!

Bu korkunç ve tehlikeli makinayı, -ki bu onlardan, insanlardan- yeni oyuncaklar yapmak için, sonra yeni sömürü düzeni kurmak, modern uyutmalar için, başıboş günleri artırmak için, sermayedarların piyasaya sunduklarını ihtirasla yutabilmek için, burjuvazinin zevk verici yoğun hevesleri için, ruhsuz yeni soyluluğun daha ilginç görünümü olan yalnızlık, tecrid ve unutulmuşluğu için müreffeh toplumu hedefleyen bomboş bir yaşamla uğraşmak için yapılmıştır- kırıp parçalasınlar!!

Ve kendilerini eskinin saygın köleliğinden, yeninin saygın piyasasından – senin mesajının parıltılarıyla- kurtarsınlar!

Ey amaçta Ali’nin dili!
Ey Hüseyin’in mesajı gönül ve beyninde olan.

Ey Kerbela’dan gelerek şehitlerin mesajını, tüm cellat ve canilerin baskılarına rağmen tarihin kulağına ulaştıran!

Ey Zeyneb!
Bize söyle !
Başınızdan geçeni söyleme!

O kan kırmızısı çölde ne gördüğünü söyleme! Orada, cinayetlerin ulaştığı doruk noktasını da söyleme! O günün acısından sonra, Fırat’ın kenarında, Allah’ın insanı melekleri niçin secde ettirdiğini de söyleme! Ve Fırat sahilindeki gösteriyi ve durumu da söyleme!

Evet, Zeyneb!
Düşmanlarının ne yaptığını da , dostlarının tavrını da söyleme!

Evet, ey Hüseynî devrimin mesajı!
Biz biliyoruz, Biz, hepimiz, işitmişiz. Senin Kerbela ve şehidler mesajını dürüstçe ulaştırdığını biliyoruz. Sen kendi varlığında söz üreten bir şehidsin! Tıpkı damla damla kanıyla söz söyleyen şehid kardeşin gibisin sen.

Fakat söyle ey bacı!

De ki “ne yapalım?” Bir an bak ki biz ne çekiyoruz? Kulağını bir anlık bize ver ki, kendi isteklerimizi sana ulaştıralım.

Ey sevgili ve güçlü bacımız!

Ey kardeşinin emin ulağı! Kerbela’dan gelerek tarih süresince tüm nesillere şehidlerin mesajını ulaştıransın! Sen şehidliğin kıpkırmızı bahçelerinde yeni açılmış güllerin kokusunu can ve elbisesinde taşıyansın.

Ey Ali’nin kızı!

Ey esirler kervanının komutanı! Bizi de bu kafilenin izinde kendine ulaştır!

Ey Hüseyin!
Seninle ne söyleşelim? O korkunç, fırtınalı, girdaplı ve karanlık gecede yol lambasının ışığı! Ey kurtuluş gemisi! Ey her zamana yayılan, her nesle ulaşan, kıyama hazır her zeminde kanı hatırlanan, her elverişli tohumu toprağın altında açan ve yeşeren, her susuz çiçeği kanıyla, yaprak, hayat ve canlılığa kavuşturan!

Ey şehadetin büyük üstadı!

Bizim de bu karanlık ve ümidsiz gecemize bir şimşek çak! Bizim kurumuş, yarı ölü halimize bir damla kanını yay! Bizim bu soğuk ve donmuş kışımıza, o çöl kıyamındaki ateşinden bir kor bağışla! Ey aşıklarını “siyah ölümden” kurtarmak için “kırmızı ölümü” seçen! Sen, her damla kanınla halka hayat ve dirilik verirsin. Tarihi hareketlendirirsin. Çağın donuk, ölü bedenini ısıtırsın ve bu coşkuyla dirilik, aşk ve ünid saçarsın. İmanımızın, halkımızın, tarihimizin ve de zamanımızın bedeni; “sana ve senin kanına muhtaçtır.”

 

Ali Şeriati

 

 

Ölüm öldü......

22/12/2006

                                   Mevlâna şöyle diyor:
                        Gelmez sana bir ziyan ölümden, gönlüm.
                        Can gitse de korkma başka bir candır ölüm!
                        Geldindi semadan o vakit yeryüzüne
                        Bir gün de gelir göklere, mümkün dönüşüm!

 

 Sabredenleri müjdele. O (sabreden) kimseler ki bir musibet (bela) geldiği zaman "Muhakkak biz Allah'ın (dünyada teslim olmuş kullarıyız! ve muhakkak biz (ölümden sonra ahrette diriltilmek üzere) ona dönücüleriz" diyenlerdir...

 

Dine Karşı Din

12/12/2006

 

1. BÖLÜM

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞİRK DİNİNİN KURUCU VE KORUCULARI

Şirk dini, sınıf ve ırk ayırımcılığı üzerine bina edilmiş olan bu yapıyı güçlendirme görevini üstlenir ve onu sürekli hale getirir. Bundan dolayıdır ki şirk dininin kurucu ve koroyucuları, toplumda her zaman üst tabakanın sırasında ve seviyesinde yer almışlardır; hatta kimi zaman üst tabakadan daha etkin, üstün ve zengin olmuşlardır.

Sasanîlerdeki ateşperest din adamlarına ve Zerdüştî rahiplere, Avrupa’daki keşişlere, İsrail oğullarındaki hahamlara ve Bel’am-i Ba’ur gibi tiplere, Afrika ve Avustralya’daki putperest kabilelerde bulunan büyücü, kâhin ve falcılar gibi mevcut dinin sahipleri olarak ortaya çıkan kimselere bir bakın, hepsi de ya toplumdaki egemen zümre ile el ele ve omuz omuza hareket etmişler veya onların da üstünde bir yere sahip olmuşlardır. Avrupa’da, toprağın % 75’inden fazlasının keşişlerin elinde olduğu dönemler olmuştur. Sasanîler döneminde ise, Zerdüştî din adamları ve mabetlerinin tasarrufu altındaki toprak, çiftçilerin elindeki topraktan daha çoktu.

İnandığımız ve izlerini takip ettiğimiz peygamberler, düşündüğümüzün ve tahayyül ettiğimizin aksine, tarih boyunca eski toplumlara ekonomik, ahlakî ve fikrî bakımlardan zalimce ve insanlık dışı bir hayat yaşatan ve tevhid dinine karşı tağuta ve puta tapınmayı savunan şirk dininin karşısında yer almışlardır.

 

Devamı için lütfen  linke tıklayınız.

http://www.aliseriati.com/kitaplar.php?Kat_id=29

Çanakkale Savaşı’nda ölen gençleri düşünün…Yemen’de, Kafkasya’da, Balkan savaşlarında, Kurtuluş Savaşı’nda… Darbelerde… Kore’de… PKK’ya karşı verdiğimiz savaşta…

Sonra yaşlı Avrupa’yı düşünün… İyice yaşlanan Amerika’yı… Gelecekte başlarına açabileceğimiz belaları…

Ortadoğu’nun hızla çoğalan enerjisini düşünün…

Batının ölümlülerinin hızla artışını, Doğuluların hızla çoğalmasını…

Aklıma Ortadoğu’da bundan yaklaşık 100 yıl önce bir anda kör edilen binlerce askerimiz geldi… Bunları kenara not edin…

Filistin’de, Lübnan’da, Afganistan’da hatta Ruanda’da, Bosna’da, Çeçenistan’da, Irak’ta işlenen bilinçli çocuk ve kadın katliamlarını …

Kuzey Avrupa’da, mesela İsveç’te kısırlaştırılan Avrupa’nın siyah (Zenci değil…) kadınlarını, ikinci sınıf halklarını, İrlandalılarını, Çingenelerini…

Hatta yine yaklaşık 100 yıl önce İzmir’de Yunanlıların annelerin karnını dipçileyişini anımsayın… 

Ne mi demek istiyorum…

Uzun vadede kültürel-spakülatif bombardımanlarıyla baş edemeyecekler bizimle…

Geçmişteki alışkanlıklarıyla hala orada duruyorlar…

Yanı başımızda insan hakları, demokrasi, özgürlük edebiyatı yapıyor BARBARLAR…

Bizimle, yani masumlar ve mazlumlarla… Silah bakımından güçsüz olanlarla hesapları var… 

Bu hesabı görecekler…

Tüm masumiyetimize rağmen görecekler…

Ne mi olacak…

Öncelikle belirteyim; karamsar adamımdır…

Hatta kendime “Tecrübeli İyimser” de derim bazen… “Tecrübeli iyimser” oluşum merhametimize eş merhamet beklentimizin bir sefere mahsus olmasını isteyişimden ileri geliyor… Bir delikten ikinci kez ısırılmaktan nefret ediyorum çünkü…

Kısacası toplu katliamlar, iç savaşlar bekliyorum...

Düşmanımız Amerika, düşmanımız İsrail, düşmanımız merhamet konusunda çok ketum olan çirkin finansörler…

“Yiyin birbirinizi” anlamına gelecek olan kumpaslar bekliyorum… 

Sokaklarda gördüğün genç insanlar, arkadaşlarım, kardeşlerim…

Türklerim, Kürtlerim, Araplarım, Afrikalılarım vs…

Bizi okkalı bir darbe bekliyor…

Bu arada ülkenin gündeminin “irtica” olması da beni ilgilendirmiyor…

İrtica mevsiminden 28 Şubat’ta da hiç etkilenmedim… Umursamadım… Önemsemedim… Su yatağında akar ve bu ülkenin insanları birbirlerini kendi inisiyatifleriyle yemezler… Birileri yaygara koparır bazen… Hepsi bu… Ha…  Beceriksiz ve hiçbir gerçekliği olmayan bir iktidar tarafından yönetilmemiz canımı sıkmıyor değil… Bu da ayrı bir yazı konusu…

***

Biz merhametin çocuklarıyız…

Gelecek konusunda karamsar olmak için, ilk tahlilde, çok sebep var…

Elbette bütün bu düşünceler beni bağlar ama bir gerçek var ki…

Dünya güçlülerin değil…

Bush’un, beslemesi İsrail’in, süs köpeği Blair’in değil…

Dünya Cenab-ı Hakk’ın ve biz de onun kullarıyız…

Tutunduğumuz, kollandığımız sadece ve sadece Allah (cc)…

Yapmamız gereken tüm gençliğimizin enerjisini akıllıca kullanmak ve uyanık yaşamak…

İslam Arslan

ALINLAR TERLEMELİ

9/10/2006

Cihan altüst olurken, seyre baktın, öyle durdun da,

 

Bugün bir serserî, bir derbedersin kendi yurdunda!

 

Hayat elbette hakkın, lâkin ettir haykırıp ihkâk;

 

Sağırdır kubbeler, bir ses duyar: Da'vâ-yı istihkâk

 

Bu milyarlarca da'vâdan ki inler dağlar, enginler;

 

Otumıuş, ağlıyan âvâre bir mazlûmu kim kinler?

 

Emeklerken, sabî tavrıyla, topraklarda sen hâlâ,

 

Beşer doğrulmuş, etmiş, bir de baktın, cevvi istîlâ!

 

Yanar dağlar uçurmuş, gezdirir beyninde dünyânın;

 

Cehennemler batırmış, yüzdürür kalbinde deryânın;

 

Eşer a'mâkı, izler keşfeder edvâr-ı hilkatten;

 

"Kotu Soz Yasak .." âfâkı, birşeyler sezer esrâr-ı kudretten;

 

Zemin mahkûmu olmuştur, zaman mahkûmu olmakta;

 

O, heyhât, istiyor hâkim kesilmek bu'd-i mutlakta!

 

Tabîat bin çelik bâzûya sahipken, cılız bir kol,

 

Ne kâhir saltanat sürmekte, gel bir bak da, hayrân ol!

 

Hayır, bir kol değil, binlerce, milyonlarca kollardır,

 

Yek-âheng olmuş, işler, çünkü birleşmekte muztardır:

 

Bugün ferdî mesâînin nedir mahsûlü? Hep hüsran;

 

Birer beyhûde yaştır damlayan tek tek alınlardan!

 

Cihan artık değişmiş, infırâdın var mı imkânı,

 

Göçüp ma'mûrelerden boylasan hattâ beyâbânı?

 

Yaşanmaz böyle tek tek, devr-i hâzır. Devr-i cem'iyyet.

 

Gebermek istemezsen, yoksa izmihlâl için niyyet,

 

"Şu vahdet târumâr olsun!" deyip saldırma İslâm'a;

 

Uzaklaşsan da îmandan, cemâ'atten uzaklaşma.

 

İşit, bir hükm-i kat'î var ki istînâfa yok meydan:

 

"Cemâ'atten uzaklaşmak, uzaklaşmaktır Allah'tan.

 

Nedir îman kadar yükselterek bir alçak ilhâdı,

 

Perîşân eylemek zâten perîşan olmuş âhâdı?

 

Nasıl yekpâre milletler var etrâfında bir seyret?

 

Nasıl tehvîd-i âheng eyliyorlar, ibret al, ibret!

 

Gebermek istiyorsan, başka! Lâkin, korkarım, yandın;

 

Ya sen mahkûm iken, sağlık ölüm hakkın mıdır sandın?

 

Zimâmın hangi, ellerdeyse, artık onlarınsın sen;

 

Behîmî bir tahammül, varlığından hisse istersen!

 

Ezilmek, inlemek, yatmak sürünmek var ki, âdettir;

 

Ölüm dünyâda mahkûmîne en son bir sa'âdettir:

 

Desen bir kere "İnsânım!" kanan kim? Hem niçin kansın?

 

Hayır, hürriyetin, hakkın masûn oldukça insansın.

 

Bu hürriyet, bu hak bizden bugün âheng-i sa'y ister:

 

Nedir üç dört alın? Bir yurdun alnından boşansın ter.

                    

 Mehmet Akif Ersoy

 

Çağınızın Yusuf'uysanız, bir sağanak gibi inen iptilalara hazır olacaksınız. Yusuf'luğun şanındandır acılarla sınanmak. 'Kardeşlerinizin' bile hışmını üzerinize çekecek güzelliğiniz. Yakub'un umudu olmanızı içlerine sindiremeyecekler. Hırçınlaşacak, gaddarlaşacaklar; kendilerinin alternatifi olarak gördükleri sizi yok etmek için her biri bir hile düşünecek.

En acımasızı varlığınızı ortadan kaldırmayı deneyecek; bunu ağır bulan kimileri görüntünüzün ortadan kaybolmasını yeterli bulacak, kimi de asıl olanın sizin değil imajınızın ölümü olduğunu, bunun da gözden ırak kalmanız ve size ait tüm mezahirlerin yok edilmesiyle gerçekleşeceğini düşünecek. Sonunda sizi getirip kuyuya atacaklar, köle diye satacaklar, elbisenizi yırtacaklar.. ve iffetinizi tartacaklar...

Mikro plandan bakanlar, size acıyacaklar. Vah diyecekler, zavallıya yazık ettiler! Ömrünün baharında, gonca gülü soldurdular! Eğer 'içkin' pencereden bakıyorsanız, siz bile acıyacaksınız kendi kendinize. Her şeyin kötü gittiğini, hatta bittiğini sanacaksınız. Her şeyin, ihanet çetesinin kontrolüne geçtiğini sanacak, sonunuzun geldiğini düşüneceksiniz.

Makro plandan bakanlar ise, hain kardeşlerinizin, farkında olmadan sizin bilge krallığınızın önünü açtığını görüp sizin adınıza sevinecek, onların düştükleri traji-komik durumu tebessümle karşılayacaklar. Eğer, Yusuf gibi, 'aşkın' pencereden bakıyorsanız, kendi kendinize acımak şöyle dursun 'öz-güveniniz' artacak, 'öz-saygınız' güçlenecek, kuyunun dibinde veya Mısır'ın zındanında da olsanız, 'öz-gürlüğünüzün' tadını çıkaracaksınız. Çünkü, acının özünüzü gürleştirdiğini, Mısır'a sultan olmanın kuyudan geçtiğini biliyorsunuz. Dahası, sizi kuyuya atanların, köle diye satanların, gün gelip önünüzde kapanabileceğini, "Biz ettik, siz etmeyin!" diyebileceğini biliyorsunuz.

Ne ki, bilmeniz gereken bir şey daha var: Züleyha'nın sizi baştan çıkarıcı ve ayartıcı teklifine karşı direnmenin, kuyuda olmanın verdiği acıya direnmekten çok daha zor olduğu gerçeği. Siz Züleyha'nın yerine, her hangi bir kadını-erkeği, serveti, makamı, şöhreti; özetle tüm dünyalıkları koyabilirsiniz. Her Yusuf'a musallat olan bir ya da birkaç Züleyha' vardır. Siz, kendi Züleyha'nızı herkesten iyi bilirsiniz.

Her Yusuf'un atıldığı kuyudan çıkamadığı ya da başkalaşarak çıktığı, daha kuyudayken pes ettiği düşünülünce, zamanın Yusuf'larının atıldıkları kuyudan çıkıp çıkmayacakları endişe konusu; fakat daha da endişe verici olan, hain kardeşlerinin attığı kuyudan, direncini ve inancını artırarak çıkan bir nice Yusuf'un, Züleyha'nın yatak odasından nasıl çıkacakları: Gömlekleri arkadan yırtılmış olarak mı, önden yırtılmış olarak mı?

Siz, çağının Yusuf'ları! Hain kardeşlerinizi kendi ihanetleri yer bitirir. Unutmayın "Zalim Allah'ın kılıcıdır; onunla intikam alır, döner ondan da intikam alır!" İnsan-Allah ilişkileri statik değil dinamik ilişkidir; aşkın irade içkin iradeden bağımsız karar vermez. İnsan olarak, Allah tarafından konulan kaderimizin "seçmek" olduğunu biliyoruz. Benim 350 sayfalık bir kitapla açıklamaya çalıştığım Kur'anî kader anlayışını Anadolu irfanı basit iki dizeye sığdırıvermiş: "Kula bela gelmez Hak yazmayınca/Hak belasın yazmaz kul azmayınca." Hain kardeşlerinizi, Yusuf'ların bilge krallığına giden yolda kullanılıp atılan birer 'kötü rol' figüranı konumuna indirgemek, onları "kendi vicdanlarının azabında yakmak" sizin elinizde.

Bunun için de aklınız fikriniz kuyuda takılıp kalmamalı. Züleyha, sizin için kuyudan daha çetin bir sınav. Hain kardeşlerinizin ihanetini en ağır bir biçimde cezalandırmak istiyorsanız gömleğinizin önden yırtılmasına izin vermemelisin. Eğer buna izin verirseniz, işte asıl o zaman ihaneti ödüllendirmiş olursunuz. Çünkü, asıl o zaman alternatif olmaktan çıkar, siz de "ihanetler çetesine" aday olmuş olursunuz; çünkü başkalarına ihanet, önce insanın kendi kendisine ihanetiyle başlar.

Fakat, vakarınız, direnişiniz, iffetiniz ve ahlakınızla örnek bir şahsiyet olmayı başarırsanız, Aşkın İrade, size zından olan Mısır'ınızı size cinan eder; onun geleceğini sizin ellerinize emanet eder. Bir zaman size ihanet etmek için sıraya giren 'hain kardeşlerinizi' size muhtaç eder.

Yusuf suresi, bir tek kişinin inancı, ahlakı, yeteneği ve direnciyle bir ülkeyi teslim almasının hikayesidir. Bu sureyi okumalarını, sadece "Yusuf" rolünü oynayanlara değil, "hain kardeşler" rolünü oynayanlara da tavsiye ederim. Her iki tarafın da alacağı çok ders olmalı. Bu tavsiyeyi yaparken, Kur'an'ın diliyle ancak "akleden kalp" sahiplerinin ibret alacağını da unutmuş değilim. O ibretleri, bir sonraki yazıda kaleme alacağım.

Aynı zamanda bir şair olan Sinan Paşa, bir şiirinde "Hangi Yusuf-u devran ki Züleyha-yı zaman dâmenin çak etmemiş ola?" diye soruyor.

Evet, evet! Hiçbir çağın Yusuf'u yoktur ki, çağının Züleyha'sı eteğini yırtmamış olsun. Fakat önemli olan eteğinizin ya da gömleğinizin yırtılıp-yırtılmadığı değil, nereden yırtıldığı.

Herkes gömleğine dikkat etsin.

 

Mustafa İslamoğlu

İşte biz de inandığımız gibi yaşayamayınca yaşadığımız gibi inanmaya başlamak gibi bid'atlerin zuhur ettiği şu devirde, selefiden Ahnef in yaptığını yapsak ve Kur'ân-ı Kerîm'e baksak, acaba bizim halimiz nerede ve nasıl anlatılıyor?

Mukaddes kitabımız Kurân-ı Kerîm'in bir özelliği de değişik inanç ve düşüncede, farklı karakter ve davranışta olan kimselerin kendi çehrelerini görüp tanıyabildikleri bir ayna durumunda olmasıdır. İmanı Ahmed'in talebesi Muhammed b. Nasr el-Mervezî (vefan: 294 h.) Kıyamulleyl isimli kitabında Kur'ân-ı Kerîm'den yararlanma hususunda selefin nasıl hareket etliğine dair ibretli bir vaka nakleder. Şöyle ki: Tabiînin ileri gelenlerinden olan ve İran'ın fethinde bulunan büyük komutan Ahnefb.
Kays (r.a.) birgün otururken birisi şu âyeti kerimeyi okudu: "Andobun ki biz size içinde zikriniz bulunan (size hatırlatma olan, kendinizin anıldığı) bir kitap indirdik. Hâlâ akıl anmayacak mısınız?"(Enbiyâ Suresi: 10) Bunu duyan Ahnef irkildi ve: "Bana hemen bir Mushaf getirin de orada beni anlatan kısımları bulup okuyayım, kimlerle beraber olduğumu, kimlere benzediğimi göreyim" dedi, Karşısına şu ayetler çıktı: "Onlar gecenin az bir kısmında uyurlar, seher vakitlerimle de bağışlanma dilerlerdi. Onların mallarında dilenene ve yoksula ait bir hak vardı." (Zâriyal Suresi: 17). Sonra şu ayetlere rast geldi: "Onların yanları (gece teheccüd namazına kalktıkları için) yataklarından uzak kalır.
 Korku ve ümit içinde Rablerine yalvarıp dua ederlerken, kendilerine verdiğimiz nimetlerden de hayra harcarlar. (Secde: 16). bir kısım insanlar da şöyle anlatılıyordu: "Onlar bollukta da. darlıkta da (mallarını Allah yolunda) harcarlar, ızdıklarında Öfkelerini yenerler, insanları bağışlarlar. Allah iyilik yapımları sever." (Ali İmran: I34). Bazılarıda şöyle anlatılıyordu: "Kendilerinin ihtiyacı olsa bile başkalarını kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin hırs ve cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa ereceklerin ta kendileridir." (Haşr: 9). Bazı kimselerin karakterleri de şöyle çizilmişti: "Büyük günahlardan, hayasızlıklardan kaçınanlar ve öfkelendiklerinde ise bağışlayanlar.
 
 Rablerinin davetine uyanlar.namazı dosdoğru kılanlar ve müşterek işlerini danışarak çözenler, kendlilerine verdiğimiz rızıklardan başkalarına da verenler." (Şûra) 37-38). Ahnef bu ayete geldiğinde: "Yarabbi. ben kendi durumumu biliyorum, ben bu kimseler arasında görülmüyorum"'dedi. Sonra başka bir şekilde sayfaları okumaya başladı: "Onlara 'Allah'dan başka ilah yoktur!' denildiği vakit, büyüklük tastayıp kabul etmiyor ve: 'Deli bir şair için tanrılarımızı bırakır mıyız hiç?!diyorlardı. (Sâffat: 35-36). Sonra şu ayetler çıktı karşısına: "Bir tek olan Allah anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalbleri gerilip kasılır.
 Allah'ım başka taptıklar tanrılar anıldığında ise hemen sevinip hopladıklarını görürsün" (Zümer: 45). Birtakım insanlar ise şöyle anlatılıyordu: "Araştırıp soracaklar günahkârlara: 'Sizi sekar cehennemine sokan nedir'.'' Onlar' biz namaz kılanlardan değildik, yoksulu doyurmuyorduk. batıla dalanlarla beraber biz de dalıyorduk, ve hesap gününü inkâr ediyorduk, ve hep böyle ölüm gelinceye kadar, "diyecekler. (Müddessir: 42-46).Ahnef buraya gelince ellerini kulaklarına dayadı ve: "Allahım, ben bunlardan sana sığınırım, ben bunlardan uzağım" dedi. Şayfaları çevirmeye devam etli. kendisinin anlatıldığı yeri arıyordu.
 Sonunda şu ayeti gördü ve durdu, okudu: "Diğer bir kısmı da kabullendiler günahlarını, iyi bir ameli kötüsüyle kırıştırdılar. Umulur ki Allah, onların tevbelerini kabul eder. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Tevbe: 102).Burada Ahnef'in ağzından: "Evet, evet, işte benim durumum bu!"sözleri döküldü. İşte' biz de inandığımız gibi yasayamayınca yaşadığımız gibi inanmaya başlamak :'gibi bidatlerin zuhur ettiği şu devirdi', selefeden Ahnef'in yaptığını yapsak ve Kur'ânı Kerime baksak, acaba bizim halimiz nerede ve nasıl anlatılıyor? Birinci grup arasında mıyız yoksa ikinciler arasında mı? Ona göre haddimizi ve kaddimizi bilsek ne olur? Ne dersini/?..